Geçen sefer köye gidişimde şöyle bir hadise oldu.
akşam yemeği yapan gelin:
"abi, bugün yemekte köy tavuğu (horozu da olabilir) var" dedi.
hadi bakalım, buyrun burdan yanaşın psikolojik problemlere.
o an için öyle bir söz idi ki bu, balyoz gibi.
"yaa" demişim gayri ihtiyari.
gelin "abim tamamen manyaklaştı" diye düşünmüş olabilir.
ulan dedim sonra kendime, biz nerde yaşıyoruz.
Türkiye Cumhuriyeti' nin yerel bir yönetimi olan, 105 hanelik köyünde.
eşek anırmalarının, köpek havlamalarının, çocuk seslerinin, kuş cıvıltılarının hiç eksik olmadığı bir yerde yaşamıyor muyuz?
yuh olsun dedim doğal olarak.
ulan, benim bildiğim büyük şehirlerde yaşayanlar övünür akşam yemeğinde köy tavuğu yiyeceğiz diye.
kahvaltılarda da yumurta tabii.
o an ne yapsam bilemedim.
bu kadar değişmiştik demek.
bu kadar karışmıştı herşey.
üstelik evin önünde belki de 10 tane tavuk 3 tane horoz vardı(sayı tarafımca tam olarak bilinmiyor.)
bi de bilmem nerden parayla alınmış köy tavuğu yiyecektik.
o yemekte köy tavuğundan yemedim.
anam ot haşlamış, ekmeği bana bana yağından, otla doyurdum karnımı.
utandım be, hakkeden utandım içinde bulunduğum değişimden.
kime, niçin, ne zaman özendiğimizi düşündüm durdum.
neden bozulduğumuz hakkında bir sürü tahminde bulundum.
yeğenimin barbie (umarım doğru yazmışımdır. yoksa beynelminel bir hakaret etmiş olurum) bebekli tokalarına da taktım kafayı. etrarındaki hiç bir insanın önemsemediği ve önemsemeyeceği bir çok şeyi düşündüm.
köyüm köy değildi artık ve çocuklarımız köy çocuğu olarak büyümüyordu.
yani soframıza melekler inmiyordu.
soframıza melekler inmeyecekti.
sonra geldiğim şehirde ruhumun parçalandığını çok daha iyi anladım.
ben nereye aiittim sorusunun cevabını artık bulamayacağım, hiçbirimiz bulamayacak.
çocuklarımız gözünün önünde bambaşka büyüyecek.
ve lanet olsun ki engelleyemeyeceğiz.
