Bu yazıya başlamadan kafamda; Amerika’nın masum Irak hakkına saldırısının dünyaya, bir marifetmiş gibi, anında kanlı-canlı görüntülenmesinin utanç verici dehşetini, Türkiye’nin stratejik önemi, Irak’a saldırının nedenleri ve sonuçları, Türkiye-Amerika ilişkileri vb. başlıkların taslağını oluşturmaya çalışırken ve acaba hangisinden başlasan diye düşünürken elimde hazır bekleyen kalem, beni peşinden sürükleyerek aşağıdaki konuyu yazdı. Yukarıda bahsettiğim konular hakkında da -başlıklar değişebilir- sağlığım ve moralim elverirse inşallah yazacağım.
Şimdi konuya geçelim:
Bu yazıda, iki zalim arasında kalmış masum Irak halkının maruz kaldığı katliamlardan, başlarına torba geçirilerek veya benzeri uygulamalarla onurları ayaklar altına alınan Iraklı erkek ve kadınlardan, akrabalarını katleden kanlı elerden yiyecek almaya mecbur edilmiş bir halkın nasıl aşağılandığından, Müslümanların kutsal yerlerinin kafirlerin ayakları altında nasıl çiğnendiğinden, iblisi aratmayan “Büyük Şeytan”ın çirkin yüzünü –uyguladığı psikolojik savaş taktikleriyle- nasıl gizlediğinden, mistin Arap krallarının iki yüzlü politikalarından ve kendi halklarının gazabına uğramamak için ABD’yi
Bizim Dünyamızın Değerler Manzumesi
Her çağın ,her toplumun ,her medeniyetin
değerler manzumesi farklı
farklıdır. Kaynağını Ana kitabın “Oku” emrinden
alan bizim dünyamızın
değerler manzûmesini anlayabilmek için mazinin
füsûnlu iklimine uğrayıp
tarih sayfalarında şöyle bir göz gezdirdiğimizde
şair el Mütenebbî’nin
ifadeleri içinde şunu görürüz.
“Dünyada en güzel yer rahvan atın sırtı;
Zaman içinde en hayırlı dost ise kitaptır.”
Siz ne kadar sizsiniz
Gölgenizde bile bir resmiyet
Bakışlarınız bile kara kaplı
Bir devlet envanterini anımsatıyor
Biz ne kadar biziz
Çöplerimiz bile ayrıksı ökse otu kokuyor
Şeeeeyyyy lerimiz bile farklı tınlıyor
Kulaklarımızın birbirine benzemeyen
Kıvrımlarında, memelerinde
Onlar ne kadar onlar
Birbirlerinden habersiz
Kutu kutu pense oynuyorlar
Tanımlayamadıkları dünyamtrak evrende...
Varlığının yokluğuna dayanmak hiç de zor değil inan, hiç gocunmuyorum, hiç gücüme gitmiyor, hüzne bürünmüyorum; zor olan, dayanılmaz acılarla düz kaslarıma bile kramplar sokan, keskin bıçakları kemiklerime sürterek iyice keskinleştiren, yokluğunun varlığından başka ne olabilir ki?!
Aramak... Bu şehirde olmadığını bilmek ama yine de kapının çaldığını sanmak, senin çaldığını sanmak. Odalarda bile kımıldamadan, seni aramak kımıltısına kapılmadan duramamak. Sokaklarda, parklarda seni aramak. Ancak aramakla sakinleşebilmek...
